MEDET UMARSIZ
Cebindeki bozuk paralardan en büyüklerini, birer ikişer, eline geldiği gibi ve bu para otobüse binerken lazım olur yahut bu parayla köşeden sigara alırım kaygılarına kapılmadan verdiği dilencilerin duaları. Tek umudu... Karşısına çıkan selpak satıcısı sümüklü çocuklara, annem lösemi, babam sakat dedikten sonra elindeki kalitesiz tükenmez kalemleri satmaya çalışan okul üniformalı kızlara, bir elinde katlanır bastonuyla yardım dileyen gezginci kör dilencilere, önlerindeki kartonlara en vurucu cümlelerle mahrumiyetlerini, çaresizliklerini okunur bir yazı kullanarak -ve illa ki büyük harflerle- yazıp onun yanına bir de tartı koymayı akıl eden girişimci sefillere o kadar para harcıyordu ki... Aslında kendisi bir dilenci olmuştu. Dilencilerden medet uman bir dilenci... Para verip dua satın alıyordu. En azından bir tanesi bile samimiyse, içten bir dille diliyorsa Allahtan ne muradı varsa vermesini, yeter de artardı bile.
Sırf bu da değil. Bir keresinde -dikiz aynasına asılı duran ufak Kuran-ı Kerime güvenerek- bindiği taksinin şoförünün dindar ve dolayısıyla duası kabul edilir bir insan olduğunu düşünmüş ve inerken Ağabey bana bu akşam dua eder misin? diye bile sormuştu. Adamın melamet hırkasını çıkartıp da sorduğu rasyonel bir Hayrola, neden? sorusuna, Aşığım ağabey diye cevap vermişti. Şoför, Tamam ulan, demişti, Sana bu gece üç tane Ayet-el Kürsî okuyacağım. Aşk ve Ayet-el Kürsî... Neden olmasın. O kadar çok seviyordu ki onu. Ortaokulda eğlence olsun diye gittiği teravih namazlarından sonra, son günlerde ilk defa bu kadar yakınlaşmaya başlamıştı Tanrıya. Zaten etmeye yeni yeni başladığı duaların yetmediğine kanaat getirdiği içindi, bütün o sefil dilencilerle, duası kabul edilir temiz yüzlü insanlarla bir ittifak, bir güç birliği arayışına girmesi.
Yetmiyordu. Huysuzluğunu, sessizliğini, yüzündeki tuhaflığı bir yıldır işsiz gezmesine bağlayan annesinin, diğer hısım-akraba ile ağız birliği etmişcesine uzun süredir dillendirdiği Var ya Medet, Yeraltı Camiine gitsene bir kez, bak ben oraya gidip de ne için dua ettiysem hepsi oldu temalı teşvik cümlelerine bile kimseye sezdirmeden boyun eğmişti. Yeraltı Camiine gizli gizli gitmişti. Nasıl abdest alındığını bilmediği için, ortaokuldayken bir arkadaşının din öğretmenine sorduğu Hocam gusül abdesti aldıktan sonra namaz kılmak için normal abdest de almak gerekli midir sorusuna aldığı cevaba -hayır gusül abdesti yeterlidir- güvenerek yıkanmış, yine ortaokuldaki teravih namazı yollarında karşılaştığı mahallenin sevimli dedesinin cami ve temiz kıyafetler konulu ayaküstü sohbetini hatırlayıp temiz kıyafetler giyinmiş ve en son -ulan vücuttan kan akınca abdest kaçıyor muydu çelişkileri içerisinde- dişlerini en nazik fırça darbeleriyle fırçalayıp evden çıkmıştı. Abdesti kaçmamalıydı. Her şeyin bir yolu yordamı vardı. O ki, koskoca Süleymaniye Camiini bile en ruhani saatlerinde meraklı bir Oryantalist edasıyla, abdestsiz mabdestsiz, kirli kıyafetlerle gezmiş bir kişiydi, bu sefer kuralına uygun oynamalıydı. Madem ki bel bağlamıştı... Ukalalığın, yıkıcı anti-tezlerin, şüpheciliğin, ulan bu günlere de mi kalacaktık ironilerinin lüzumu yoktu. Camiye girdiğinde ilk gördüğü şey, üzerine renk renk kalemlerle çeşitli hadis ve ayetlerden cümlelerin yazılmış olduğu beyaz bir tahta oldu. Nereden bakılırsa bakılsın, içinde çeşitli ulu kişilerin, ilk Müslümanların mezarlarının bulunduğu söylenen, Medet gibilerin bile son bir umutla kapısına gittikleri böylesine bir şifa camiine yakışmayacak kitschlikte ilkel bir nasihat tablosu... Renk renk kalemler kullanılmamış olsa, tahtası bütün liselerdeki gibi üzerine gazlı kalemle yazı yazılacak türden değil de tahtadan yahut başka bir melankolik maddeden olsa; yahut hepsi bir kenara, en azından sözleri buraya böyle bir yöntemle aktarmayı uygun bulmuş kişi, renkli kalemlerin yaratacağı kontrastın müminler üzerinde uyandıracağı etkiye kafa yorduğu kadar, o etkisine çok güvendiği cümlelerdeki muhtemel imla hatalarının oraya son bir ümitle gelen Medet gibiler üzerinde ne gibi bir izlenim bırakabileceğini düşünse ve önlemini alsa. Takvaya haiz olanlar... değil de, Takvayı haiz olanlar... diye yazabilse mesela. Neyse ki Medet tüm bunların üstesinden gelebilmişti. Ortama alışmak, yıllardır bu tür bir niyetle içine girmediği bir caminin ruhani atmosferinde masum ve inanmış bir varoluş tesis etmek adına bu tahtanın önünde durup cümleleri yavaş yavaş okudu. Arkasında, önünde, yakınında ya da uzağında, cami içerisine seyrekçe yayılmış, esnaftan olduğunu düşündüğü erkekler namaz kılıyordu. Birkaç tanesi, kış mevsimi olmasına rağmen, çıplak ayaklıydı. Yine o ortaokul teravihleri gelmişti aklına. Kimi insanların neden çıplak ayakla namaz kıldığına o zaman da bir cevap bulamamıştı. En yakın akrabalarının, en samimi arkadaşlarının yanında, yazın en sıcak günlerinde bile çorapsız dolaşmayan Medete, böylesine umumi bir yerde ve daha da önemlisi Allahın huzuruna çıkarken çorap giymemiş olmak garip geliyordu. Yeni abdest aldıkları için çoraplarını giyip de ıslatmak istemediklerini düşündü. En mantıklı açıklaması buydu. Bunun gibi garip hislerle devam etti okumaya. İçindeki ironik sesi susturabilmişti. Morali bozulan, sözde depresyonlar yaşayan yeniyetmelerin, hakkında bir yazı okudukları bütün nevrotik-psikotik hastalıkları kendilerine yakıştırmaları gibi, Medet de bu cümlelerden kendine zorlama paylar çıkarıyordu. Cami çalışanları içerisinde yazısı en güzel olan o meçhul kişi, sanki Medetin bir gün buraya geleceğini biliyormuş gibi, tam onu anlatan, tam da ona hitap eden cümleler seçmişti. Bunları okumayı bitirdikten sonra Medet arkasını dönüp camiye şöyle bir göz attı. Ne yapmalıydı? Bir şey kesindi, namaz kılmayacaktı. Gerçi birkaç saatlik bir çalışmayla namaz kılmayı öğrenebilirdi ama istemiyordu. İstemeden, inanmadan yapacağı bir şeyle, Allahı kandıramayacağını biliyordu. O buraya inanarak dua etmek için gelmişti. Oturup dua edecekti. Ama nerede? Ön saflarda bir yere mi geçmeliydi? Yoksa arkada, hemen caminin kapısının eşiğine yakın bir yerlere mi ilişmeliydi? Bir an kararsız kaldı. Neden sonra, öne geçmeye karar verdi. Çevrede nafile namazlar kılan insanları rahatsız etmemeye azami özeni göstererek -namaz kılarken seccadesinin önünden geçtiği için dayak yediği anneannesini hatırlayıp tebessüm de ederek- ön tarafa doğru ilerleyip yere oturdu. Ama nasıl dua edecekti? Ellerini açmasa da olur muydu? Sorgulamayı bıraktı. Ellerini açıp dua etmeye koyuldu.
Eve dönünce, annesi Teyzen Elmadağda bir caminin Kuran kursundaki kız öğrencilere senin için 4444 tane Salaten Tefriciye okutacak. Gidip konuşmuş. Bir de Hatim indireceklermiş. Sana da bir şişe okunmuş su göndereceklermiş. Hem içecekmişsin, hem de yıkanırken biraz da o sudan dökünecekmişsin, dedi.
Medet Umarsız şimdi o suyu bekliyor. Çıplak ayakları soğuk. Çıplak ayaklarından utanmadan o suya bel bağlıyor.













Comments